Türkiye’de polis intiharları artık münferit bir olay gibi geçiştirilemeyecek kadar ağır bir tabloya dönüştü. Peş peşe gelen ölüm haberlerine rağmen kamuoyunda oluşan sessizlik, yaşanan acının büyüklüğünü daha da görünür hale getiriyor
Türkiye’de polis intiharları artık görmezden gelinemez bir noktaya ulaştı. Görev yükü, psikolojik baskı, çalışma şartları, mobbing iddiaları ve kurumsal yıpranma tartışmaları yıllardır konuşuluyor; ancak her yeni ölüm haberi, bu düzenin değişmediğini bir kez daha gözler önüne seriyor. 16 Mart 2026’da Ankara’da görevli emniyet amiri Birson Ergene’nin yaşamına son verdiği haberleri kamuoyuna yansıdı.
Bugün sorulması gereken soru çok net:
Polis ölünce neden herkes susuyor?
Eğer aynı süre içinde başka meslek gruplarında peş peşe intihar haberleri gelseydi, ülke günlerce bunu konuşurdu. Ekranlar dolar, sosyal medya ayağa kalkar, peş peşe açıklamalar yapılırdı. Ama söz konusu polis olunca, birkaç satır haberle geçiştirilen, ardından unutulan bir acı tablosu ortaya çıkıyor.
Bu sessizlik kabul edilemez.
Gece gündüz görev yapan, toplumun güvenliği için çalışan insanların hangi psikolojik yükün altında ezildiği, hangi şartlarda görev yaptığı, hangi baskılarla mücadele ettiği artık açık açık konuşulmalıdır. Polis intiharları sadece birer “asayiş haberi” değildir; bu, devletin en kritik kurumlarından birinde büyüyen çok ciddi bir alarmdır.
Yetkililer artık susmamalı.
Her ölümün ardından klasik soruşturma cümleleri kurmak yetmez. Polis teşkilatında çalışma koşulları, psikolojik destek mekanizmaları, idari baskı iddiaları ve personelin maruz kaldığı yük bağımsız ve şeffaf şekilde ele alınmalıdır. Çünkü ortada sadece kaybedilen canlar değil, görmezden gelinen bir çöküş vardır.






